Bu çalışmanın konusu 1996 senesinde Kıbrıs’ta tampon bölgede yapılan gösteri sırasında Türk bayrağını indirmeye çalışırken vurulup ölen Solomos Solomou. Ay ve yıldızın Solomos’un kanında yansımasından oluşuyor bu çalışma.

Solomos’un ağzında sigarasıyla bayrak direğine çıkmaya çalışırkenki videosuna burdan ulaşabilirsiniz.

ABD Başkanı Bill Clinton‘un Kıbrıs Özel Temsilcisi Richard Holbrooke “Bir bez parçası için bir gencin hayatını sonlandırmak doğru değil” dedi. Bu sözler Türkiye’de ve KKTC’de büyük tepki gördü. Türk halkı yurdun dört bir yanını bayraklarla donatarak Holbrooke’u protesto etti.

Reklamlar

Tokat’ta PKK yedi askeri öldürdü, Türkiye birbirine girdi. Kan kokusunu alan köpek balıkları tur atmaya başladılar. Belki olayın yankıları DTP’nin kapatılma davasında bile etkili oldu. Açılımı sonuna kadar destekleyenler bile bir anda kendilerinden şüphe etmeye başladılar. Peki yeri göğü yerinden oynatması gereken bir olay mıydı yedi askerin öldürülmesi?

HAYIR.

Bursa’da maden ocağında 19 işçi öldü bugün, Tuzla’da tersanelerde aylık dergi gibi ölüm haberi basıyorlar. İstanbul’da trafik kazasında en az 7 kişi ölmüştür bu hafta. Peki Tokat’taki askerlerin ölümü daha mı kıymetli bu diğer ölümlerden? En azından askerlerin kendilerini savunma şansı vardı, en azından askerliğin ölüm riski taşıdığı biliniyordu, en azından bazılarının piskopat inanışlarına göre mekanları cennette boğaz manzaralı villa oldu.

Sonuç olarak diyeceğim şudur: yedi tane genç ölmüş, geçmiş olsun, beni de çok üzdü ama yapacak birşey yok. Ölümün günlük hayatın parçası olduğu manyak ülkemde yedi rakamı çok büyük birşey ifade etmiyor. Bu memleketin geleceği, halklarının kardeşliği, çocuklarımızın insanca yaşayabilmesi söz konusu olduğunda kaybolan onbinlerin yanında yedi kişi öldürüldü diye ülkenin seyri değişmemeli. Kimin nasıl neden yaptığı belli olmayan saçma bir cinayetle ülkemin rotası savrulmamalı.

Yedi değil yedi bin cana kıyılsa da açılımdan, kardeşlikten, barıştan vazgeçilmemeli. Çünkü vazgeçilirse, bunun faturasını binlerle değil milyonlarla öderiz.

Modern sanat adına yaptığım bayrak çalışmam. Daha önce FF’de de paylaşmıştım.

Soros’un dördüncü köşede eksik olması TSK’ya karşı yürütülen asimetrik savaşı sembolize ediyor. Yıldıza kendinden bir yorum katan Yıldız Tilbe ise Kürt-Türk kardeşliğinin altını çiziyor.

Photoshop’u biraz daha öğrenip bir iki çalışma daha yapmak istiyorum, malzeme sonsuz sonuçta.

17 Kasım 2009 tarihinde Financial Times gazetesinde Roula Khalaf imzalı yazı. Tercümesi bana ait.

Arap kamuoyunu cezbetmek çok zor değil.Romantik televizyon dizilerini ve İsrail karşıtı söylemleri birleştirin ve anında kamuoyunun sempatisini kazanın.

Osmanlı zamanında eski bir koloni (sömürgeci) gücü olan Türkiye bu basit formulü çok iyi uyguluyor ve Orta Doğu’ya geri dönüyor.

İslami kökleri olan Adalet ve Dayanışma Partisi’nin amaçları doğrultusunda ve Avrupa Birliği’nin Türkler’i kucaklamaktaki isteksizliği sonucunda, Ankara Orta Doğu seferine çok yumuşak bir yaklaşımla çıktı: Arap dünyasının ilgisini zapteden sulugöz pembe dizilerin ithali.

Bu albenili hücumun arkasından Arap dünyasını memnun eden ama İsrail ilişkilerinde gerginliğe yol açan İsrail’in Aralık ayındaki Gaza saldırılarına yapılan sert eleştiriler geldi.

Arap dünyasından turistler Türkiye’ye akın ediyor. İsrail’de ise yapılan bir ankete göre halkın yüzde 56’sı İsrailli turistlerin Türkiye’yi boykot etmesini istiyor.

Geçen sene İsrail ve Suriye görüşmelerinde Ankara ana arabulucu olsa da, Orta Doğu politikasında daha önemli bir rol oynama çabaları iyice artmış durumda.

Geçen ay Türkiye, İsrail’le olacak ortak hava tatbikatını iptal etti. Birkaç hafta sonra, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan Tahran’a gidip İran’ın nükleer programını “barışçıl ve insancıl” ilan etti – oysa bu İslam Cumhuriyeti ile pazarlık yapan ülkelerin Ankara’nın vermesini istediği mesaj değildi.

Tam bu sıralarda, Türkiye Suriye ile arasında olan hudut sınırlamalarını kaldırdı, ve geçimsiz komşusu ile arasında olan ilerlermelerin altını çizdi. Hatta Ankara, uzun süredir Türk hükümetlerinin tehdit olarak gördüğü Kuzey Irak Kürt yönetimi ile olan ilişkilerini bile geliştirdi. Bugünlerde bölgede ne zaman gerginlik tırmansa, bu Arap ülkelerinin arasında bile olsa, Türkiye’nin kendini arabulucu olarak öne sürmesine kesin gözüyle bakılabilir.

Dubai’deki Emirates Üniversitesi siyasi bilimler profesörü Abdulkhaleq Abdulla “Bu sahnede yeni bir aktör var ve bu Türkiye” diyor. “Arap kamuoyunun desteğini kazandılar ve bir örnek teşkil ediyorlar” diye de ekliyor.

Son zamanlara kadar Türkiye, Orta Doğu’daki sorunların ve çözümlerin dışında kalıyordu. Ama AK Parti’nin geleneksel olarak laik olan bir ülkede güç kazanması ılımlı İslamcılar’ın artan bir şekilde ilgisini çekiyor.

Türkiye’yi bölgede hem halk hem yerel hükümetler tarafından daha kabul gören bir oyuncu yapan iki temel sebep var.

Birincisi, İran’ın agresif, bölgedeki radikal organizasyonları destekleyerek etkisini arttırmaya çalışan, bölgedeki bazı Arap hükümetleriyle çatışmaya zorlayan duruşunun karşısında Ankara’nın daha diplomatik uzlaşmacı tutumu.

İkinci olarak da bölgede bir güç vakumu olması Türkiye’nin önemli bir rol almasını kolaylaştırıyor. Bölgedeki geleneksel güçler Mısır ve Suudi Arabistan’ın, ve dışardaki güç ABD’nin bölgedeki olayları etkileme yeteneği azalmış durumda.

Türkiye’nin bölgedeki ilerlemeleri Amerika’nın Filistin-İsrail barış görüşmelerini tekrar canlandırmakta başarısız olduğu bir zamana denk geliyor. ABD’nin müttefiklerinin elinde barış görüşmelerine verdikleri destek karşısında elde ettikleri somut bir sonuç yok. Washington’un Iran’a yakınlaşma çabaları da karşılık görmemiş durumda.

Mevcut politika ve kuvvetlere karşı olan hayal kırıklığı o kadar yüksek boyutta ki, Paul Salem, Beyrut’taki Orta Doğu Carnegie Center direktörü, Türkiye’nin Arap ve Müslüman dünyasında seçkin bir liderlik pozisyona gelmek için iyi bir konumda olduğunu söylüyor.

“Mısır’ın baskınlığı kayboldu” diyor, “İran’ın etkisi ise çoğu Sünni olan Arap dünyasında İran’ın Şii kimliği ve işlevsel olmayan ruhani liderliği tarafından sınırlanıyor” diye ekliyor.

Paul Salem, Arap gazetesi Al-Hayat’taki yazısında şunları söyledi: “Orta Doğu’da modernlik ile entegre olmuş tek ülke Türkiye. Bölgenin geleceği İran, Mısır ve diğer Arap ülkeleri değil. Bu Orta Doğu’da Türkiye’nin asrının başlangıcı olabilir”.

Bu afişi asan Türkçü Toplumcu Budun Derneği’nin onursal başkanlığına Eski Bulgar Komünist Lideri Todor Zhirkov’u aday gösteriyorum. O da Bulgaristan’daki Türkler’in nüfus artışından çok şikayetçiydi.

Bu arada son zamanlarda Kürtler’in sözde nüfus artışının bu kadar gündeme getirilmesini de zamanlama olarak manidar buluyorum gerçekten. kurd

225px-Todor_Živkov_(fototeca.iiccr.ro)

İçişleri Bakanı Beşir Atalay uzun zamandır beklenen açılım açıklamasını mecliste yaptı geçenlerde. Aslında açılımın aslının Kürt açılımı olduğunu sağır sultan da biliyor ama Bakan Atalay ve AKP pazarlama strajesi güderek açılıma “Demokratik Açılım” adını koymuşlar. Hatta bir de slogan bulup, iyice marketing alanına girmişler: “Herkes İçin Daha Fazla Özgürlük”. Taktik olarak güzel, açılımı genele yaymak, kamuoyunda kabul görmesini sağlamak açısından güzel.

Yalnız Devlet Bahçeli bu taktiği görmüş olacak ki, Atalay’dan sonra yaptığı konuşmada “PKK açılımı” olarak adlandırmış açılımı.

Ne zamandır draft duruyor, kafayı toparlayıp da yazamadım bir türlü. Bu serinin devamı geleceğini düşündüğüm için numaraladım başlığı. Sürekli tekrarlanıp, yine de anlamlarını yitirmeyen, her telafuz edildiğinde yavru demokrasimizin altını biraz daha oyan lafları sıralamak geldi aklıma. Tam yerine denk gelince ardına bir de manzara koydum.

  • “Çanakkale’de Türk Kürt beraber savaştık”

Emekli tümgeneral, kansız insan Osman Pamukoğlu‘nun bomba açıklamalarıyla yeniden gündeme gelen bir söz bu. Normalde bu lafı edenler, Türk – Kürt beraber savaştık, o zaman ayrılık yoktu. Şimdi PKK, terör vs aramıza nifak tohumları sokuyorlar diye devam eder. Kimse demez ki madem beraber savaştık, Kürtler’in var olduğunu bile niye o kadar sene kabul etmedik. Niye adamların ismini bile yasakladık. Ama Osman Pamukoğlu ve onun türevleri olayı bir adım daha ileri götürmüşler, Çanakkale’de Kürtler yoktu diyorlar. Sanki olduklarını düşündüğümüz zaman onlara büyük mükafat verdik de olmadıklarını anlayınca madalyalarını geri alacağız. Boş laf parayla değil. Yürü be Osman, Anzaklar’ı gömdüğümüz yere Kürtler’i de gömelim.

  • “Türk Silahlı Kuvvetleri’nin yıpratmaya hiç kimsenin gücü yetmeyecektir”

Dışardan kimsenin müdahale etmesine pek gerek yok aslında TSK’yı yıpratmak için. Milletin biraz gözü açıldıkça, medya (çoğu zaman Taraf gazetesi) biraz araştırdıkça TSK kendi kendinin kuyusunu kazıyor zaten. Eline pimi çekilmiş bomba verilen askerin kaza diye yutturulmaya çalışılması, ortaya çıkan darbe günlükleri, Ceylan Önkol’un açıklanamayan ölümü, Aktütün’ün bilindiği iddiaları, Jitem cinayetleri… Daha uzar bu liste, TSK bu kafayla giderse kendi bindiği dalı keser. Yürü be TSK, aşınmayan yıpranmayan bir tek Allah var.

Bence bu cümlenin içinde gizli aslında MHP’nin çaresizliği. MHP kuruluşundan beri, üretmeye yaratmaya pozitif katkı yapmaya çalışan bir parti olmadı. Kendisini tanımlarken hep başkasını karşısına alarak, farklarını ortaya koyarak öne çıktı. Mesela önce komünizm vardı. Komünizmin iyi veya kötü bir ekonomik düşüncesi, bir sosyal planı varken, MHP’nin elinde anti-komünist olmasından başka elle tutulur bir fikir yoktu. Sonra terör tekrar gündeme geldi, Apo yakalandı, süreç normalleşmeye başladı. MHP’ye yeniden gün doğdu, karşı çıkabileceği, kavga edebilecek bir odak noktası bulmuştu ne güzel. Gelsin oylar, gelsin milletvekilleri.

Velhasıl, MHP’ye bakınca Beşiktaş’ın eski savunma oyuncusu Rahim Zafer’i hatırlarım. Kademeye güzel girerdi, sağlam top keserdi ama sonra o topla ne yapacağını bilemezdi. MHP’de böyle işte, bozmaya, yıkmaya, kırmaya, protestoya gelince en kral onlar, iki pas yap, bir oyun kur, bir vizyon geliştir derseniz: TISSSSS. Bu kafayla MHP hep birilerine yanıt verir, tepki koyar. Yürü be Devlet, en sert tepkiler senin olsun.

  • “Terörle mücadelemiz artan bir kararlılıkla devam edecektir”

Örnek: Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral İlker Başbuğ, “Güvenlik kuvvetlerimizin tek görevi vardır, o da teröristleri bulup etkisiz hale getirmektir. Bu görev, önümüzdeki dönemde artan bir kararlılık ve şiddetle devam edecektir” dedi.

25 senedir artan bir kararlılık mevzu bahis. Fizikte yüksek bir yerden atılan bir cisim bile bir yerden sonra ivmelenmeyi keser, bir son hıza ulaşır ve o hızda kalır. Ama bizim TSK’nın kararlılığı sürekli gaza basıyor, sürekli coşuyor, kabına sığmıyor, siyasete taşıyor. Yürü be İlker, kararlılık senin köpeğin olur.

Devamı gelecek.

ataturk

Ekonomi dalında Nobel ödüllü İsrailli psikolog Daniel Kahneman’ın hayat hikayesine bakıyordum vikipedi’den. Tercüme etmeye üşendim, şöyle çok ilginç bir anektod anlatmış kendi hayatından:

Kahneman has written of his experience in Nazi-occupied France, explaining in part why he entered the field of psychology:

It must have been late 1941 or early 1942. Jews were required to wear the Star of David and to obey a 6 p.m. curfew. I had gone to play with a Christian friend and had stayed too late. I turned my brown sweater inside out to walk the few blocks home. As I was walking down an empty street, I saw a German soldier approaching. He was wearing the black uniform that I had been told to fear more than others – the one worn by specially recruited SS soldiers. As I came closer to him, trying to walk fast, I noticed that he was looking at me intently. Then he beckoned me over, picked me up, and hugged me. I was terrified that he would notice the star inside my sweater. He was speaking to me with great emotion, in German. When he put me down, he opened his wallet, showed me a picture of a boy, and gave me some money. I went home more certain than ever that my mother was right: people were endlessly complicated and interesting (Kahneman, 2003, p. 417).